Devletler kendilerini yalnızca bayraklarıyla, sınırlarıyla ya da diplomatik söylemleriyle değil sesleriyle de anlatır. Resmî törenlerde duyduğumuz her ezgi, çoğu zaman kelimelerden daha güçlü bir kültürel mesaj taşır. Arzu Haksun, NTV.com.tr okurları için yazdı.
Yeni bir ülkeye adım attığınızda, aslında onu gezmeye değil, önce duymaya başlarsınız. İnsanların konuşma biçimine, uzaktan gelen bir ezgiye, bir meydandaki müzisyene ya da bir kafeden taşan melodilere takılabilirsiniz... Daha hiçbir müzeyi gezmeden, hiçbir tarihi yapıyı görmeden o ülkeyi aslında önce duymaya başlarsınız. Sonra sıra mutfağına gelir. Yerel bir restorana oturur, o kültüre ait yemekleri tatmak istersiniz. Ve çoğu zaman fark etmeden şunu beklersiniz: O yemeğe, o ülkenin müziği eşlik etsin. Çünkü biliyoruz ki bir kültürü sadece gözle görmek ya da damakla tatmak yetmez; onu duymak da gerekir. Belki de bu yüzden devletler, kendilerini yalnızca bayraklarıyla ya da mutfaklarıyla değil, sesleriyle de anlatırlar.
NATO liderlerinin mehter marşıyla karşılanması üzerine birçok yorum yapıldı. Kimileri bunu güçlü bir kültürel temsil olarak değerlendirdi, kimileri farklı açılardan eleştirdi. Ben ise bu tartışmaya bir etnomüzikolog olarak bakıyorum. Çünkü etnomüzikoloji, müziğin doğru ya da yanlış olup olmadığını tartışmaz; toplumların müziğe hangi anlamları yüklediğine, ses aracılığıyla nasıl kimlik inşa ettiklerine bakar.
Bu nedenle asıl soru şu:
Devletler neden konuşmadan önce müziklerini konuşturur?
Çünkü ses, yalnızca işittiğimiz bir şey değildir. Aynı zamanda kültürün, hafızanın ve kimliğin taşıyıcısıdır. İnsanlık tarihine baktığımızda sesin, konuşmadan çok daha eski bir iletişim biçimi olduğunu görürüz. Antropolojik araştırmalar, ortak ritim üretmenin ve müzik benzeri davranışların dil gelişmeden önce ortaya çıkmış olabileceğine işaret ediyor. İnsan toplulukları avlanırken, yas tutarken, kutlama yaparken ve savaşırken, kısacası hayatlarının her anında önce ritimle iletişim kuruyor. Başka bir deyişle, yazıdan önce ses; kelimelerden önce ise ritim vardı.
Bugün de bakarsak, hayatımızdaki en önemli anlar sesle başlıyor. Bir bebeğin dünyaya gelişini ilk ağlayışıyla anlarız. Bir düğün davul ve zurnayla başlar, cenazeler dualarla uğurlanır, devlet törenleri ise müzikle anlam kazanır. Çünkü ses yalnızca duyduğumuz bir titreşim değildir; insanları belirli bir duygu etrafında buluşturan, ortak bir aidiyet hissi oluşturan görünmez bir bağdır.

Şimdi bu açıdan baktığımızda, mehterin de amacı yalnızca bir müzik topluluğu olmak değildir. Osmanlı'nın askeri bandosu mehter, yüzyıllar boyunca devletin gücünü, disiplinini, tören geleneğini ve ortak hafızasını temsil eden işitsel de bir sembol olmuştur. Mehterin güçlü tekrar eden ritimleri, davulları, kösleri ve zurnaları yalnızca melodik bir tercih değildir. Geniş alanlarda ses getirmek, cesaret vermek, topluluğu bir arada tutmak, moral vermek ve devletin gücünü hissettirmek amacıyla oluşturulmuş bilinçli bir akustik tasarımın parçalarıdır. Üstelik, bu güçlü ses geleneğinin etkisi ise Osmanlı coğrafyasıyla sınırlı kalmamıştır. Yüzyıllar boyunca Avrupa'nın da dikkatini çeken mehter müziği, yalnızca diplomatik ve askerî ilişkiler aracılığıyla değil, müzik tarihi üzerinden de bakıldığında Batı dünyasını etkilemiştir. 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa'da gelişen alla turca (Türk uslubu) modasıyla birlikte, mehter müziği Batılı bestecilerin ve sarayların da ilgisini çekmiştir. Wolfgang Amadeus Mozart'ın Rondo alla Turca'sı, Ludwig van Beethoven'ın The Ruins of Athens eserindeki Türk Marşı ve birçok Avrupa askerî bandosunda büyük davul, zil ve üçgen gibi vurmalı çalgıların yaygınlaşması, bu kültürel etkileşimin izleri olarak kabul edilir. Bu durum, kültürlerin birbirini nasıl beslediğinin de önemli örneklerinden biridir.
Dünyaya bakalım… Aslında bu yalnızca bize özgü de değildir. İskoçya resmî törenlerinde gaydasıyla hatırlanır. İngiltere askerî bandolarıyla, Japonya taiko davullarıyla, Güney Kore geleneksel saray müzikleriyle, Afrika'nın birçok ülkesi ise yerel davul topluluklarıyla devlet törenlerinde kendi kültürel hafızalarını görünür kılar. Çünkü ülkeler yalnızca bayraklarını değil, seslerini de temsil eder.
Şimdi bunu başta da belirttiğim gibi mutfak üzerinden düşünelim. Bir devlet konuğuna, neden yerel yemeklerini ikram eder? Çünkü yemek, o kültürün damak hafızasını temsil eder. İşte müzik de bunun işitsel karşılığıdır. Sunulan yemek kadar, sunulan ses de "Biz buyuz." demenin bir yoludur. Bu yüzden resmî törenlerde kullanılan müzikleri yalnızca estetik bir tercih olarak değil, kültürel bir anlatı olarak okumak doğrusudur.
Bir ses tarih taşır. Bir melodi kimlik taşır. Bir ritim hafıza taşır. Elbette aynı müzik herkes için aynı anlamı ifade etmez. Kimi onu kültürel miras olarak dinler, kimi tarihsel çağrışımlarla yorumlar. Müziğin gücü de tam burada yatar. Çünkü ses, tek bir anlam üretmez; farklı hafızalara farklı kapılar açar.
Bugün iletişim çağında görüntü kadar ses de güçlü bir diplomasi aracıdır. Bazen uzun konuşmaların anlatamadığını birkaç dakikalık bir müzik anlatabilir. Bu nedenle uluslararası törenlerde kullanılan müzikleri değerlendirirken yalnızca melodiyi değil, taşıdığı tarihsel ve kültürel anlamları da birlikte düşünmek gerekir.
Ses Diyeti Notu: Ses Diyeti kitabını yazarken yıllardır üzerinde düşündüğüm bir fikir vardı: Hiçbir ses masum değildir. Maruz kaldığımız her ses; beynimizde, hafızamızda ve duygularımızda bir iz bırakır. Bu yalnızca bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Devletlerin de bir ses hafızası vardır. Törenler, marşlar ve geleneksel ezgiler, bu ortak belleğin taşıyıcılarıdır. Bu yüzden sesleri yalnızca duymayın. Onların ne anlattığını da dinleyin. Çünkü bazen bir devlet, söyleyeceği her şeyi tek bir melodiye sığdırabilir.



